Dünya tarihini çoğu zaman savaşlar, imparatorluklar ve büyük keşifler üzerinden anlatırız. Haritalar değişir, sınırlar çizilir, krallar ve devletler sahneye çıkar. Oysa tarihin başka bir yüzü daha vardır: sessiz, görünmez ve çoğu zaman kayda geçirilmemiş bir yüz. İşte bu hayatın sürmesini mümkün kılan emeğin tarihidir.
Raj Patel ve Jason W. Moore, Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi adlı eserlerinde modern dünyanın yükselişinin bazı şeylerin sistematik biçimde ucuzlaştırılmasına dayandığını söyler: doğa, para, iş, bakım, gıda, enerji ve yaşam. Bu “ucuzlaştırma” yalnızca kaynakların değil, aynı zamanda emeğin görünmez kılınmasının da tarihidir. Ve bu görünmez emeğin büyük bir kısmı, tarih boyunca kadınların omuzlarında taşınmıştır.
Kadınlar tarih boyunca yalnızca çalışmamış; aynı zamanda hayatın devamını mümkün kılan emeği üretmiştir. Yemek pişirmek, çocuk büyütmek, yaşlılara bakmak, toplulukları ayakta tutmak… Bu emek çoğu zaman ekonominin dışında gibi görünür. Oysa gerçekte ekonominin en temel altyapısıdır.
Bir fabrikanın çalışabilmesi için işçiler gerekir.
İşçilerin çalışabilmesi için ise onları hayatta tutan bir bakım emeği gerekir.
Patel ve Moore’un işaret ettiği gibi, kapitalizmin büyümesi yalnızca doğayı değil, bakım emeğini de görünmez kılarak mümkün olmuştur. Çünkü bakım görünmez olduğunda maliyet de görünmez olur. “Ucuz doğa” kavramı yalnızca ormanları, su kaynaklarını ya da toprağı değil; aynı zamanda emeğin kendisini de kapsar. Bu nedenle kadın emeği, tarih boyunca sistemin en sessiz ve en ucuz girdilerinden biri olmuştur: ev içi üretim, bakım işleri ve çoğu zaman karşılıksız bırakılan duygusal emek.
Bugün küresel ekonominin en kırılgan sektörlerinde, tekstil atölyelerinde, tarım alanlarında ve bakım işlerinde kadınlar hâlâ emeğin en görünmez katmanlarında yer alıyor. Çoğu zaman düşük ücretle, güvencesiz koşullarda ve sınırlı haklarla. OECD verilerine göre, bugün OECD ülkelerinde dahi tam zamanlı çalışan kadınlar, benzer konumdaki erkeklere kıyasla ortalama olarak yaklaşık yüzde 11 daha az kazanıyor; yani her bir birim ücret karşılığında hâlâ yaklaşık 0,89 birim ücret alıyorlar. Küresel ölçekte bakıldığında ise, ILO tahminleri tüm çalışanların yaklaşık yüzde 61’inin kayıt dışı veya kırılgan işlerde istihdam edildiğini, bu güvencesiz istihdamın önemli bir bölümünü de kadınların oluşturduğunu gösteriyor. Buna ek olarak, OECD ve UN Women çalışmalarına göre kadınlar, erkeklere kıyasla günde ortalama 3 ila 4 saat daha fazla ücretsiz bakım ve ev içi emek harcıyor; yani hem ücretli işte hem de görünmeyen ikinci bir “mesai”de çalışıyorlar.
8 Mart geldiğinde sayılar sıralanır, iyi niyetli bildiriler yayımlanır, eşitlik vaatleri dile getirilir. Ancak deneyim bize şunu gösterir: yalnızca piyasa koşullarına bağlı ilerlemeler, piyasa değiştiğinde kolayca geri dönebilir. Gerçek dönüşüm, geçici değil yapısal olduğunda kalıcıdır. Bu da mentorluk programlarından liderlik gelişimine, değerlendirme süreçlerinden kurumsal kültüre kadar daha geniş ve bilinçli bir bakış gerektirir.
Bu nedenle, istatistikler yalnızca bir eşitsizliği ölçmekle kalmıyor; aynı zamanda neyin “iş” sayıldığını, neyin ise hâlâ doğal, kendiliğinden ve karşılıksız bir görev gibi görüldüğünü de açığa çıkarıyor. Ücret tablolarına girmeyen, ulusal hesaplarda görünmeyen, çoğu zaman “fedakârlık” ya da “sevgi” kelimeleriyle perdelenen bu emek, aslında toplumların ayakta kalmasının ön koşulu. Tam da bu yüzden, kadınların üstlendiği rolü yalnızca ekonomik bir katkı olarak değil, hayatı yeniden üreten, ilişkileri taşıyan ve kolektif deneyimi kuşaktan kuşağa aktaran bir güç olarak düşünmek gerekiyor.
Çünkü kadın emeği yalnızca üretim değildir.
Aynı zamanda bakım, dayanışma ve toplumsal hafızadır.
Bu nedenle 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir.
Aynı zamanda bir hatırlama günüdür.
Dünyayı ayakta tutan görünmez emeği hatırlama günü.
Ve belki de şu soruyu yeniden sorma günü:
Eğer dünya gerçekten sürdürülebilir olacaksa,
ekonomi hâlâ bazı hayatları “ucuz” sayarak büyümeye devam edebilir mi?
Belki de bugün asıl ihtiyacımız olan şey, ilerlemeyi yalnızca büyüme hızında, kâr oranlarında ya da verimlilik tablolarında değil; kimin hayatının nasıl değer gördüğünde ölçmek. Sürdürülebilirlik, bazılarını gözden çıkarılabilir sayan bir düzende teknokratik bir hedef değil, radikal bir eşitlik ve adalet iddiası olarak yeniden düşünülmedikçe, “görünmez emek” görünmez kalmaya devam edecek. Bu yüzden 8 Mart, yalnızca geçmişteki mücadeleleri anmak değil, geleceğin ekonomisini hangi değerler üzerine kurmak istediğimizi yeniden sormak için de bir davet: Kimsenin emeğinin, kimsenin hayatının “ucuz” sayılmadığı bir dünya mümkün olsun diye.


Merhaba Betül hocam çok güzel bir yazı olmuş. Çok teşekkür ederim.Kaleminize sağlık